|
SUNUŞ
Globalleşen
dünya ölçeğinde insanların, artık birbirlerine yakınlaşmaları
oranında, birbirlerini tanıma, yaşam biçimlerini ve kültürlerini
öğrenme isteği de artmaktadır. Bunun doğal sonucunu turizm
hareketlerindeki artış ve daha önemlisi turizm olgusundaki nitelik değişiklikleriyle
gözlemek mümkün olmaktadır. Gene bu değişimin bir sonucu olarak,
turizmden büyük gelir elde eden ülkeler, bu gelirlerini sabit kılabilmek,
arttırmak ve bu geliri ülkelerinin her yöresinin pay alabileceği şekilde
biçimlendirmek amacıyla tedbirler almak zorunda kalmaktadırlar. Bu
konu ile ilgili olarak yapılan uluslararası toplantılarda da ortaya
çıkan ortak fikir, şimdiye kadar sadece “Deniz + Kum + Güneş”
esprisiyle yapılan kitle turizmine ağırlık veren ve bu yolla önemli
gelirler elde eden ülkelerin, kitle turizminin beraberinde getirdiği
zararları gözardı ettikleri ve zaman içinde geriye dönüşü
olmayan olumsuzlukları yaşamaya başladıkları olmuştur. Şimdi aynı
ülkeler ve yöreler, kitle turizminin yarattığı bu istenmeyen sonuçlarını
düzeltmenin yollarını aramakta, ancak bunun hiç de kolay olmadığını
farketmektedirler. Türkiye,
son yıllarda kendisine yönelik ve hızla artan talepleri karşılayabilmek,
turizmden elde edebileceği gelirleri en üst düzeye çıkarabilmek için
çok büyük hamleler yapmış ve kitle turizmi konusunda dünyada söz
sahibi ülkeler arasına yavaş yavaş önemli bir yer almaya başlamıştır.
Ne varki Türkiye’nin bu girişimi maalesef
tek taraflı ve bölgesel olma özelliği taşıdığı için (-Akdeniz Bölgesi ağırlıklı) gelen turist tipi neredeyse “tek
tip” olmaya başlamıştır. Ülke ekonomisi ve gelirleri itibariyle,
özellikle zor bir dönemden geçen Türkiye için bu gelirler elbette
reddedilemeyecek kadar önemlidir. Ancak zaman henüz hiç olmazsa birçok
yöre için geç olmadan, bazı gerçeklerin de farkedilmesi ve kitle
turizmi yanında diğer turizm ögelerinin de harekete geçirilmesi gereği
ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin
turizm açısından en önemli avantajlarından birisi de şüphesiz ki
üzerinde bulunduğumuz toprakların, insanlık tarihi boyunca en önemli
uygarlıklara yataklık etmiş olması, bunlara ait unsur ve yaşam
izlerini halen barındırması yani bir “uygarlıklar kültürü”ne
sahip olması ve önemli bir değer olarak da “insan ve insani
duygular” zengini olmasıdır. Öz yapıyı bozmadan, “kimse”ye
benzemeye çabalamadan bu yapıyı ve özellikleri bir turizm değerine
dönüştürmek mümkündür. Artık yurt dışından gelen insanların,
sadece denize girip güneşlendikleri, en iyi odalarda kalıp en iyi
yemekleri yedikleri modele dayanan tatillerden tatmin olmamaya başladıkları
bilinmektedir. Yavaş yavaş neredeyse “rutin” hale dönüşen “5
Yıldızlı Otel veya Tatil Köyü” içinde, “herşey dahil” bir
tatil süresince konuklar, neredeyse tel örgüler dışına hiç çıkmamakta,
yerli halkla asla yüzyüze gelmemekte ve tatil yaptıkları mekan dışında
neredeyse hiçbir yeri görmeden ayrılmaktadırlar. Evet! Ülkenin
turizm gelirleri açısından bu tatil şekli istenen sonuçları
verebilir. Ancak tanıtım konusunda maalesef hiçbir sonuç doğurmamaktadır.
Oysa gelen konukların “biz”i tanımaları, anlamaları ve gerçekten
çok önemsediğimiz kültürel değerlerimiz ve insani yapımızı keşfetmeleri
açısından büyük kayıplara uğramaktayız. Kitle
turizminden önemli gelirler sağlayan birçok ülkede artık
farkedilmeye başlanmıştır ki, bu model bir gün, bugünkü
popularitesini kaybedecektir ve şimdiden onun yerine konabilecek
modellerin aranması, alt yapılarının hazırlanması ve ülkenin bu
yeni taleplere hazır hale getirilmesi gerekir. Her gittikleri ülkede
aynı yemekleri yiyen, birkaç küçük nüans dışında aynı tarz
odalarda konaklayan ve neredeyse aynı adı taşıyan mekanlarda tatil
yapmak, aynı model eğlencelere muhatap olmak (-animasyon adı altında)
bu konuklar için “gittikleri ülkenin neresi olduğu” meselesini
ikinci plana itmektedir. Artık ne bu insanlar ve ne de onlara bu
seyahatleri pazarlayanlar, “ucuzluk” dışında onları tatmin
edecek bir unsur bulamamaktadırlar. Gelen konuk sayısının artması
ve fakat turizm gelirlerinin azalması işte bu gerçeğin sonucudur.
Çünkü bu gerçekler rekabeti sadece fiyatlar düzeyine getirecek
kadar standart tatillerin pazarlanması şeklinde özetlenebilir. Oysa
bir ülkeyi diğerinden farklı kılan değerler, ülkemiz açısından
belki de rakipsiz bir zenginliğe sahip iken onu kullanamamak veya
kullanmamak büyük bir yanlış olur. Çoğu
kere uluslararası platformlarda yanlız bırakılmak, en haklı olduğumuz
meselede bile sorunumuzu veya tezimizi anlatamamak gibi bir kaygımız sürekli
olagelmektedir. Hala ülkemizi bir arap ülkesi zanneden ve filmlerde,
karikatürlerde bizi böyle gösteren ülkelerin insanlarına, iletişimin
neredeyse en önemli hizmet olarak kullanıldığı bu çağda, “bizi
öğrenmemişler” diye kızmak yerine, “Nasıl öğretebiliriz?”
sorusuna yanıt aramak en doğrusu olacaktır. Bizi doğru tanımalarının
tek yolunun, bu insanların bizimle yaşamaları olduğuna inanıyoruz. İşte
açıklanmaya çalışılan bu gerçeklerin ışığında, Türkiye’nin
de kitle turizmi kadar “Alternatif Turizm” alanlarına da yönelmesi,
önem vermesi ve desteklemesi gereğini vurgulayarak ve tanımlanmaya çalışılan
ekolojik gerçeklerle uyuşması adına “Stylarius”
projesini sunuyoruz. Stylarius Projesinde, turizmi yaşayarak yapmanın
en güzel örneklendiği Alternatif Turizm çeşidi olan Eko-turizm,
model olarak alınmıştır. Eko-turizm kavramı Budowski tarafından
1976 yılında ilk kez ortaya atıldığından beri elbette büyük gelişmeler
yaşamıştır. Eko-turizm, bir yörenin coğrafi, tarihi ve doğal özelliklerini,
insan ve kültür ile birleştirerek turizm değeri olarak kullanan bir
turizm şeklidir. Eko-turizm konseptinin ana fikrini oluşturan 4 önemli
komponent olan; Doğa eksenli turizm, eğitim içeren bir özellik,
derin bir etik sorgulama ve sürdürülebilirlik ihtiyacı, Stylarius
projesinde birebir yer aldığı için, projenin tam bir ekoturizm
projesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu
proje, bahsedilen zorunluluklara olan inancın sonucu olarak ortaya
konan, ekoturizmi örnekleyen ve sürdürülebilirlik prensiplerine
uyan, küçük fakat iddialı bir örnektir denebilir. Model olarak,
ilerde de ayrıntıları açıklanacağı üzere, bir yörenin turizm
yoluyla nasıl kalkınabileceğine, tanıtımın gerçek amacına nasıl
ulaşabileceğine ve hiç özü bozmadan nasıl turizm yapılabilineceğine
dair bu çalışmanın da tabii ki eksikleri, yanlışları olabilir.
Ama bilinmesi gerekir ki bu proje, hazırlayanların tam bir iyi niyet,
hizmet ve yaşadığı çevreye saygı ve borçlu hissetme duygularıyla
hazırlanmış olup, örnek olmasını ve çok daha mükemmel benzer
projelerin kendisini takip etmesini dileriz. Ancak en büyük dileğimiz
bu ve benzeri projelerin başarılı olmalarıyla ortaya çıkacak
sonucun ışığında, inancımız olan anlayışın kurumsallaşarak
Karaburun Yarımadası için bir “Turizm Politikası” haline dönüşmesidir. |